Bu yazı, perakendenin hızına kapılıp koşanların değil; bir adım geri çekilip tabloyu anlamaya çalışanların notlarından oluşuyor.
Perakende sektörünün içinde değilim; ancak uzun yıllardır farklı sektörlerde, sistemlerin nasıl çalıştığını anlamak için veriyle uğraşıyorum. Son yıllarda ise bu çalışmaları perakende sektöründe, farklı parametreleri ölçerek, toplayarak ve anlamlandırarak sürdürüyorum. Bu nedenle perakendeye bakışım yalnızca bir gözlem değil; sahadan gelen verilerin anlattıklarını sakin bir mesafeden okuma çabası. Dışarıdan bakınca görünen ilk şey şu oluyor: Perakende çok hızlı ilerliyor, fakat zaman zaman nereye baktığını unutuyor. 2026’ya girerken sektörde güçlü bir hareket, yoğun bir teknoloji kullanımı ve sürekli bir “daha iyisi” arayışı var. Yine de insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Bu hareket gerçekten ilerleme mi, yoksa alışkanlıkların hızlanmış hâli mi?
Son yıllarda perakendede “değişim” kelimesi çoğunlukla teknolojiyle yan yana anılıyor. Dijitalleşme, otomasyon, veri analitiği ve yapay zekâ bu dönüşümün ana başlıkları. Ancak ölçülen ve anlamlandırılan verilere dışarıdan bakıldığında, asıl dönüşümün sistemlerin kendisinden çok, bu sistemlerin hangi niyetle ve hangi bağlamda kullanıldığıyla ilgili olduğu görülüyor. Teknoloji, doğru soruyla buluşmadığında yalnızca daha hızlı çalışan ama aynı noktada dönen yapılar üretiyor.
Bugün perakende hiç olmadığı kadar veri üretiyor. Ziyaretçi hareketleri, ortam koşulları, süreler, yoğunluklar, etkileşimler… Tüm bunlar artık ölçülebiliyor. Ancak bu veriler anlamlandırılmadığında, sahadaki insan hâlâ aynı sorularla baş başa kalıyor. Mağaza çalışanının yorgunluğu, müşterinin sabırsızlığı, konfor algısındaki küçük değişimler ya da sessizce vazgeçip giden ziyaretçi; sayılara yansıyor ama çoğu zaman karar süreçlerinde yeterince karşılık bulmuyor. Dışarıdan bakıldığında net olan şu: Ölçmek tek başına yetmiyor, ölçülenin ne söylediğini doğru okumak gerekiyor.
Perakendede veriyle çalışırken dikkat çeken noktalardan biri de şu oluyor: Sistemler giderek akıllanıyor, ancak karar alma refleksleri her zaman aynı hızda olgunlaşmıyor. Daha fazla ekran, daha fazla bildirim ve daha fazla gösterge; her zaman daha iyi karar anlamına gelmiyor. Bazen doğru veriyi doğru bağlamda sadeleştirmek, sahadaki insanı merkeze alan küçük ayarlamalar yapmak, büyük teknolojik yatırımlardan daha etkili sonuçlar üretebiliyor.
2026’ya yaklaşırken perakendenin asıl ihtiyacı, dışarıdan bakıldığında yeni bir kavram ya da daha karmaşık altyapılar gibi görünmüyor. Daha çok durup düşünmeye, neden yaptığını hatırlamaya ve “yapabiliyoruz” ile “yapmalıyız” arasındaki farkı yeniden ayırt etmeye ihtiyaç var. Perakende çok şey yapıyor; ancak veriyle desteklenen bu tabloya dışarıdan bakınca, az şeyi gerçekten sorguladığı hissediliyor. Oysa bazı sorular, içeriden sorulamadığında en doğru hâliyle dışarıdan gelir.
Bu yazı bir eleştiri ya da reçete değil; yalnızca veriye bakarak yapılan bir dış göz notu. Belki de 2026’ya girerken perakende sektörü, biraz daha az “ne yapalım?” demeli, biraz daha fazla “neden bunu yapmalıyız?” diye sormalı.
Bu yazıyla birlikte, LinkedIn hesabımda her pazar günü yer verdiğim #BirKahveBirSoru bölümüne de küçük bir not düşmek isterim:
☕️ Bir Kahve Bir Soru
Perakendede bu kadar çok veriyi toplarken, hangilerini gerçekten anlamlandırıyor; hangilerini sadece biriktiriyoruz?
