Büyümek istiyoruz ama konfor alanımızdan çıkmak istemiyoruz!

Yazarın Tüm Yayınlarına Buradan Ulaşın !

Türkiye’den dünya markaları çıkarmak istiyoruz. Büyük şirketler kurmak, işimizi büyütmek, (biz iletişimciler olarak) ses getiren kampanyalar yapmak, dünyada konuşulmak istiyoruz. Hayallerimizi anlatırken oldukça cesuruz ama o hayallerin gerektirdiği kararlar önümüze geldiğinde, masaya başka bir duygu oturuyor: “elimizdekini kaybetme korkusu”!

Daha iyi bir hayat istiyoruz. Daha çok kazanmak, daha özgür olmak, yaptığımız işle gurur duymak istiyoruz.

Bunların hepsi çok insani. Fakat çoğu zaman, o hayata giderken bugünkü düzenimizin bir süreliğine bozulmasını kabul etmekte zorlanıyoruz. Gelirimiz düşmesin, konumumuz sarsılmasın, itibarımız zedelenmesin.

Mümkünse büyüyelim, ama çizgimiz hiç aşağı inmesin. Bana kalırsa bu beklenti, girişimcilikten tutun da marka yönetimine kadar pek çok alanda kararımızı şekillendiriyor.

Türkiye’de risk almayı konuşurken biraz insaflı olmak gerekiyor. Birikimini korumaya çalışan, ailesini geçindiren, başarısız olduğunda yeniden başlayacak imkanı bulunmayan birine “Konfor alanından çık” demek kolay.

Kaybı telafi edecek gücünüz sınırlıysa, temkinli davranmanın çok somut nedenleri var. Üstelik belirsizliğin yüksek olduğu bir ortamda insan, elindeki güvenceye daha da sıkı tutunuyor ki bu coğrafyada bunu yaptığı için kimse – kimseyi suçlayamaz (bence).

Ama aynı açıklama, kaynakları olan bir şirketin her kararını da açıklamaya yetiyor mu? Denemeye bütçesi bulunan bir marka, neden en küçük farklılıkta bile geri çekiliyor? Neden kaybetmeye dayanabilecek durumdayken de bütün kararlarımızı kaybetmemek üzerine kuruyoruz?

Burada kendimize karşı biraz daha dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum. Tanıdık bir toplantı düşünün. Masada farklı bir fikir var. İlk anda heyecan yaratıyor. Ardından sorular geliyor: “Bunu daha önce kim yaptı?”, “Biraz yumuşatsak mı?”, “Herkes anlar mı?”, “Tepki gelir mi?” Bu soruların her biri tek başına makul olabilir. Fakat hepsi aynı yönde çalıştığında, fikrin bütün ayırt edici tarafları sırayla eleniyor.

Sonunda herkesin onayladığı ama artık kimsenin heyecanlanmadığı bir iş çıkıyor. Ardından da markalarımızın neden fark yaratamadığını konuşuyoruz.

Çünkü marka adına karar verirken, bazen kendi kariyerimizi de o kararın içine koyuyoruz. Bilinen yolu seçip ortalamaya yakın bir sonuç aldığımızda açıklama yapmak daha kolay. Farklı bir yolu seçip başarısız olduğumuzda ise karar bize ait oluyor! Eğer bir kurum hatayı cezalandırıyor ama “denememeyi sorgulamıyorsa” karar vericileri otomatikman güvende kalma eğilimi gösterirler…

Bu düzenin içinde cesaret istemek yetmez, cesur kararların sorumluluğunu paylaşmak da gerekir.

Coca-Cola ile Pepsi’nin atışmalarına bakarken hissettiğimiz hayranlık biraz buradan geliyor. O özgüveni, mizahı, rakibine cevap verebilme rahatlığını seviyoruz. Benzer bir tavrı kendi markamız için düşündüğümüzde ise hızla tedirgin olabiliyoruz.

Elbette Türkiye’de işin hukuki bir boyutu var: Karşılaştırmalı reklamlarda rakibin marka, logo ve diğer ayırt edici unsurlarına yer verilmesine ilişkin sınırlamalar bulunuyor. Dolayısıyla bu örnekleri doğrudan taşıyamayız.

Yine de rakibin adını kullanmadan sahiplenebileceğimiz bir mizah, söyleyebileceğimiz özgün bir söz, savunabileceğimiz bir tercih var. Bir markanın karakter kazanması, bazı kararlarının herkesi aynı ölçüde memnun etmeyeceğini kabul etmeyi gerektiriyor. Her cümlesi törpülenmiş bir markadan güçlü bir kişilik beklemek zor.

Demet Mutlu’nun hikayesini bu yüzden önemsiyorum, Harvard Business School’daki eğitimini bırakıp 2010’da Trendyol’u kurması, henüz sonuç ortada yokken verilmiş bir karardı. Kendi anlatımına göre bu karar ailesinde de tepki yaratmıştı. Bugünden bakınca anlamlı görünen o yol, başlangıçta çevresindeki herkesin onayladığı bir yol değildi.

Trendyol’un 2021’de 16,5 milyar dolar değerlemeye ulaşarak Türkiye’nin ilk decacorn’u olması, o başlangıcın yıllar içinde ulaştığı ölçeği gösteriyor.

Benim bu hikayeden çıkardığım ders, bir fırsata inanıp onun gerektirdiği belirsizliği üstlenebilmek. Elbette başarıyı yalnızca cesaretle açıklayamayız. Ekip, sermaye, zamanlama ve uygulama becerisi de gerekiyor. Ancak bütün bunların bir araya gelebilmesi için önce birinin karar vermesi gerekiyor.

Türkiye’de başka örneklerimiz de var. Peak, Dream Games ve Insider gibi şirketler milyar dolarlık değerleme eşiğine ulaşmış girişimler arasında. Bu başarıların varlığı, buradan büyük işler çıkabileceğini gösteriyor.

Asıl üzerinde durmak istediğim, bu örnekleri nasıl çoğaltacağımız. Bunun için finansmana erişimi, yetişmiş insanları, öngörülebilirliği ve küresel pazarlara açılmayı konuşmalıyız. Aynı zamanda şirketlerin içinde kimin karar alabildiğini, yeni fikirlere ne kadar alan açıldığını ve ilk başarısız denemede ne yaptığımızı da konuşmalıyız.

Üstelik unicorn sayısı tek başına yeterli bir başarı ölçüsü olamaz. Kalıcı müşteri değeri yaratmak, sağlıklı bir iş kurmak ve insanların hayatında karşılık bulmak da en az değerleme kadar önemli. Risk almak başarı garantisi vermiyor, her farklı fikir iyi fikir olmuyor. Bazen durmak, küçülmek, geriye doğru bir adım atmak hatta vazgeçebilmek en doğru karar olabiliyor. Bu yüzden ihtiyacımız olan şey, kaybetme ihtimalini hesaplayarak denemek: Küçük başlayabilmek, sonuçları ölçmek, gerektiğinde yön değiştirmek ve işe yarayan şeye daha güçlü yatırım yapmak.

İnanın bana hiç denememenin de bir maliyeti var! Sadece o maliyet, başarısız bir kampanyanın bütçesi kadar görünür olmuyor. Kaçırılan fırsat, kaybedilen yetenek, yıllarca yerinde sayan marka aynı açıklıkla önümüze gelmiyor.

Y ve Z kuşağı olarak burada kendimize düşen payı da görmeliyiz. İyi yaşam istemekten utanmamıza gerek yok. Ama iyi yaşam beklentimizi, bizi hiçbir belirsizliğe giremeyen insanlara dönüştürecek kadar katılaştırmamalıyız. Karar verecek konuma geldiğimizde eleştirdiğimiz onay mekanizmalarını yeniden kurmamalı; bizden farklı düşünenleri susturmamalı, ilk denemesinde sonuç alamayan birini hemen gözden çıkarmamalıyız.

Bir gün kendi markamızın, ekibimizin ya da bütçemizin başına geçtiğimizde, bugün hayranlık duyduğumuz cesarete gerçekten yer açabilmeliyiz.

Çizgimizin yükselmesini istiyoruz. Bunun için, bir süre aşağı inme ihtimalini de konuşabilmemiz gerekiyor.

Yoksa korumak için bu kadar uğraştığımız yer, zamanla denememenin ve anlamlı sonuçlara ulaşamamanın gölgesinde kalmış zifir bir karanlığa dönüşebilir.

Bu sekmeyi şimdi kapatın ve beklettiğiniz o şeye başlayın, her gün de devam edin. Ta ki istediğiniz sonucu alana kadar!