Skip to content Skip to footer

Sanayici Çıkmaz Sokakta ama Bir Yol Var!

“Gerek ülkemizde gerekse —daha sınırlı bir ölçekte de olsa— gelişmiş ekonomilerde; her geçen gün konkordato ilan eden, iflas bayrağını çeken veya küçülmeye giden işletme haberlerine bir yenisi daha ekleniyor; nitekim Türkiye’de sadece son 6 ayda 1.800’e yakın firmanın konkordato başvurusunda bulunması ve 15 bini aşkın şirketin kapısına kilit vurması, reel sektördeki daralmanın ulaştığı kritik boyutu gözler önüne seriyor.

Peki, bizi bu noktaya getiren unsurlar bir gecede mi ortaya çıktı? Yoksa işletmelerimizde zaten kronik bir “hastalık” vardı da sanayicilerimiz mi bunu önemsemedi?

Bugün geldiğimiz noktada, dünya yönetim standartlarına uyum sağlayamayan, verimlilik yerine günü kurtarmaya odaklanan işletmeler için durum oldukça kritik. Bu acı tablo karşısında, “Nerede hata yaptık?” sorusuna yanıt arayan, durum tespitlerini ve çözüm önerilerimi içeren “Bir Yol Var” yazı dizimin ilkini sizlerle paylaşıyorum. Sektörel gelişime sağladığı katkılarla ekosistemde takdir edilen perakende.org’ da ilk durağımız: Yapısal Dönüşüm ve Yönetim Kalitesi. Bunun öncesinde tedavi yöntemleri için öncelikle teşhis yapacak olursak,

Geçmişin Mirası: Maddi Güç ve “Mekanik” Yönetim

Buharlı makinenin icadıyla fitili ateşlenen sanayileşme çağında başarının iki temel anahtarı vardı: Emek ve sermaye. O dönemde sermaye denince akla; fabrikalar, makineler, araziler ya da bunları satın alabilecek maddi değerler geliyordu. Üretim süreci ise oldukça somuttu: Toprak, hammadde ve makine gibi elle tutulabilir kaynaklar bir araya getiriliyor; neticede otomobil gibi yine elle tutulabilir ürünler ortaya çıkıyordu. Haliyle, o günün tüm stratejileri sadece “fiziksel üretkenliği” artırmaya odaklanmıştı.

Ancak bu sistemin çok ağır bir bedeli vardı: “Mekanik yönetim anlayışı.” Bu anlayışa göre insan; duyguları, hayalleri veya sosyal ihtiyaçları olan bir canlı değil, devasa bir makinenin hatasız çalışması gereken küçük bir dişlisi gibi görülüyordu. Çalışanlar, standartlaştırılmış işleri yapan, kolayca yeri doldurulabilen ve bireysel itibarı olmayan “sıradan birer kaynak” konumundaydı.

Bir Zorunluluk mu, Yoksa Bir Tuzak mı?

Dünya çoktan “bilgi ve teknoloji” çağına geçmişken; bizim sanayicilerimiz hâlâ 150 yıl öncesinin o mekanik yönetim refleksleriyle mi gemisini yüzdürmeye çalışıyor? Daha da önemlisi; bu model bugünün dünyasında tamamen hatalı mı, yoksa bir “hayatta kalma” biçimi mi?

Ülkemiz sanayisinin genel tablosuna baktığımızda, pazarlama biliminde “kolayda ürünler” dediğimiz bir sınıfa hapsolduğumuzu görüyoruz. Bu ürünlerin ortak özellikleri şunlar:

· Üretimi kolay, taklit edilmesi hızlı.

· Derin bir “Know-How” (teknik bilgi) gerektirmiyor.

· Üretim teknolojilerine ulaşım herkes için mümkün.

Sonuç ise kaçınılmaz bir kısır döngü: Yoğun rekabet ve düşük kârlılık. İşte zurnanın zırt dediği yer tam burası. Katma değeri düşük, fiyat odaklı bir rekabetin içindeyseniz; ayakta kalmak için maliyetleri kuruşu kuruşuna hesaplamak zorundasınızdır. Bu tablo, sanayici için modern yönetim tekniklerini bir “lüks”, mekanik yönetim anlayışını ise bir tercihten ziyade dayatılmış bir zorunluluk haline getiriyor.

Durum Tespiti: “Düşük Kâr, Katı Yönetim”

Eğer ürettiğiniz ürün benzersiz değilse ve herkes tarafından kolayca yapılabiliyorsa, tek kozunuz “düşük maliyet” olur. Düşük maliyet ise; insanı, duyguları olan bir değerden ziyade, verimliliği optimize edilmesi gereken bir “girdi” veya “parça” olarak gören o eski mekanik anlayışı besler.

Yani sanayicimizdeki “hastalık” dediğimiz şey, aslında bir nevi “düşük katma değer tuzağına” verilmiş bir reflekstir. Ancak bu refleks, bizi dünya standartlarından her geçen gün biraz daha uzaklaştırmaktadır.

“Peki, bu zorunluluk bizi nereye götürüyor? Mekanik yönetimle günü kurtarmak, yarını kaybetmemize mi neden oluyor?”

“Okuyucularımıza buraya kadar olan kısmı değerlendirmeleri için biraz zaman tanıyor, ikinci yazımda buluşmak üzere şimdilik veda ediyorum. Hoşça kalın, Sevgi ile kalın