Skip to content Skip to footer

Türkiye’nin Yeşil Dönüşümünde COP31 Fırsatı

Bugün iş dünyasından kamu politikalarına kadar geniş bir alanda konuştuğumuz sürdürülebilirlik, 1987 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde yayımlanan ‘Ortak Geleceğimiz’ (Brundtland Raporu) ile uluslararası politika literatüründe resmiyet kazanmış, zamanla küresel düzenin yeniden şekillendiği en kritik politika alanlarından biri haline gelmiştir. Bu dönüşümün en üst düzey müzakere zemini ise Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenen,  ülkelerin karbon nötr hedeflerini ve çevresel politikalarını şekillendiren COP(Conference of the Parties) zirveleridir; burada alınan kararlar, ülkelerin regülasyonlarına yansımaktadır.

Hükümetler arası ilk ‘Çevre Sözleşmesi’ olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1994 yılında yürürlüğe girdi ve 1995 yılından bu yana COP zirveleri düzenlenmektedir.

COP Sürecinde Dönüm Noktaları

COP3’te ortaya koyulan, sera etkisini azaltmayı hedefleyen veya karbon ticareti yoluyla haklarını artırmayı hedefleyen Kyoto Protokolü 2005’te yürürlüğe girdi.

COP21’de imzalanan ve 2016’da yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması ile ülkelerin ulusal katkı beyanları, emisyon azaltım ve sınırlama hedefleri belirlendi. Paris Anlaşması, tüm ülkeleri kapsayan yeni bir iklim rejimi kurdu ve küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlama hedefini ortaya koydu. İklim değişikliği artık sadece çevresel değil, ekonomik ve siyasi bir mesele haline geldi.

2019 yılında Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan Avrupa Yeşil Mutabakatı ile 2050’de nötr bir Avrupa kıtası hedefi ilan edildi.

2021 yılında Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, Emisyon Ticaret Sistemi gibi bir dizi reformu içeren stratejik Fit for 55 paketi duyuruldu.

2021 Glasgow COP26, bilimin alarm verdiği noktayı siyaset sahnesine taşıdı. 1,5°C hedefi güçlü biçimde vurgulandı ve kömürün azaltımı ilk kez resmi metinlere girdi.

2022 COP27 ise iklim adaleti açısından tarihseldi. İklim krizinden en fazla zarar gören ülkeler için Kayıp ve Zarar Fonu kurulması kabul edildi.

Bu gelişmeler, iklim rejiminin sadece çevresel bir tartışma alanı olmaktan çıktığını, finans, ticaret ve sanayi politikalarının merkezine yerleştiğini göstermektedir.

Türkiye’nin Uluslararası İklim Politikasındaki Kritik Adımları

1994’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne Türkiye 10 yıl sonra 189. ülke olarak 2004 yılında,

2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’ne 4 yıl sonra 2009 yılında taraf oldu.

2016’da yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması’nı 2021 yılında onayladı.

COP31’in Türkiye’nin Uluslararası Konumuna Etkisi

Bugün COP’lar, ‘ne yapılmalı?’ sorusundan çok ‘ne kadar hızlı yapacağız?’ sorusunun tartışıldığı bir döneme girmiş durumda. Ayrıca COP’lar artık sadece devletlerin değil belediyelerin, şirketlerin, gençlik hareketlerinin de söz aldığı platformlara dönüştü. Bu nedenle 2026’da Antalya’da yapılacak COP31, alınan kararların gerçek eyleme dönüşüp dönüşmeyeceğini gösterecek kritik bir eşik olarak görülüyor.

Türkiye, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında köprü rolü üstlenebilecek stratejik bir konumdadır. Bu durum, Türkiye’nin iklim finansmanı, adil geçiş ve kalkınma taleplerini daha güçlü dile getirmesini sağlar.

Yenilenebilir enerji, temiz teknoloji, sürdürülebilir şehirler ‘Yeşil Dönüşüm ve Yatırım Fırsatları’ alanlarında uluslararası yatırımcıların dikkatini Türkiye’ye çeker. Bu da yeşil ekonomi ve istihdam için önemli bir fırsat yaratır.

COP31, Belediyelerin iklim politikalarına entegrasyonunu hızlandırabilir; şehirlerin dirençlilik, iklim uyumu kapasitesini artıracak projelerin geliştirilmesini teşvik edebilir.

Üniversiteler, araştırma merkezleri, gençlik ve sivil toplum için küresel ağlara erişim sağlar. Türkiye’de iklim bilimi ve politikaları alanında bilgi üretimi ve farkındalık artar.

Kongre turizmini canlandırır, hizmet sektörüne doğrudan katkı sağlar, Antalya’nın ‘uluslararası toplantı merkezi’ kimliğini güçlendirir.

Bu süreç, kamuoyu, medya ve karar vericiler nezdinde iklim gündeminin daha kalıcı hale gelmesini sağlayabilir ve uzun vadede daha güçlü çevre ve iklim politikaları için zemin oluşturur.

COP31 Gündeminde Tartışılması Beklenen Kritik Konular

Kuraklık, sel, yangınlara karşı şehirlerin ve tarımın nasıl uyum sağlayacağı görüşülmeli,

COP27’de kurulan fonun nasıl işleyeceği, kimlerin yararlanacağı, paranın nereden geleceği, kayıp ve zararlar COP31’de somutlaştırılmalı,

Ulusal Katkı Beyanları, ülkelerin emisyon azaltım taahhütlerinin yeterli olup olmadığı, güncellenip güncellenmeyeceği masaya yatırılmalı,

Ülkeler verdikleri sözleri gerçekten tutuyor mu? Şeffaflık ve denetim sağlanıyor mu? Emisyonların nasıl ölçüldüğü ve raporlandığı tartışılmalı,

Ormanlar, toprak, okyanuslar gibi karbon yutaklarının korunması ve genişletilmesi doğa tabanlı çözümler ele alınmalıdır.

Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, hidrojen, depolama teknolojileri gibi enerji dönüşümü konular COP’ların teknik ama kritik gündemidir.

Türkiye’nin Dünya Bankası İklim Finansmanındaki Yeri

Son dönemde COP31 tartışmalarıyla birlikte sıkça dile getirilen bazı rakamlar, kamuoyunda zaman zaman yanlış anlaşılabiliyor. Bunların başında, Dünya Bankası ve International Financial Corporation-IFC üzerinden sağlanan 1–1,5 milyar dolarlık yeşil sanayi ve KOBİ dönüşümü finansmanı geliyor. Bu nedenle, bu rakamların neyi ifade ettiğini ve COP31 bağlamında nasıl okunması gerektiğini netleştirmek gerekiyor.

Öncelikle altı çizilmesi gereken nokta şu:

1–1,5 milyar dolar, dünyada dağıtılan toplam bir iklim fonu değil; Türkiye’nin son yıllarda Dünya Bankası Grubu ve IFC aracılığıyla fiilen kullandığı, yeşil sanayi dönüşümü ve KOBİ’lere yönelik projelerin yaklaşık toplam büyüklüğünü ifade etmektedir.

Dünya Bankası Ne Kadar Kaynak Sağlıyor?

Dünya Bankası Grubu’nun yıllık iklim finansmanı büyüklüğü, son yıllarda yaklaşık 40–45 milyar dolar seviyesindedir. Ancak bu kaynak Afrika, Asya, Latin Amerika, Doğu Avrupa, Orta Doğu gibi çok geniş bir coğrafyada, onlarca ülkeye ve yüzlerce projeye dağıtılmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin aldığı pay, bu küresel toplam içinde görece küçük, ancak ekonomik büyüklüğü ve sanayi yapısı dikkate alındığında stratejik açıdan önemli bir paydır. Peki Türkiye Bugün Hangi Seviyede?

Mevcut tabloyu basitleştirirsek:

  • 1–1,5 milyar dolar → Türkiye’nin bugünkü seviyesi
  • Bu tutar → Son yıllarda onaylanmış ve uygulanmakta olan yeşil sanayi, enerji verimliliği ve KOBİ dönüşüm projelerinin toplamı

Yani Türkiye, Dünya Bankası iklim finansmanından tamamen dışlanan bir ülke değildir; aksine, aktif biçimde yararlanan ülkeler arasındadır.

COP31’in Türkiye için Kaldıraç Etkisi

COP31’in Türkiye’de yapılması, yeni bir küresel fon yaratmaz. Ancak Türkiye’nin mevcut seviyesini yukarı taşıma potansiyeli vardır. Bu bağlamda COP31 şu şekilde okunmalıdır:

  • Mevcut 1–1,5 milyar dolarlık seviye,
  • COP31 sonrası dönemde, daha büyük ve program bazlı finansmanlarla 5–7 yıl içinde 2–3 milyar dolar seviyesine çıkabilir.

Bu artış, yalnızca kamu kaynaklarıyla sınırlı değildir. Dünya Bankası ve IFC gibi kurumların sağladığı her 1 dolarlık finansman, özel sektör yatırımlarıyla birlikte 2–4 dolarlık ek yatırım yaratabilmektedir.

Bu çarpan etkisi dikkate alındığında:

  • 2–3 milyar dolarlık kamu ve çok taraflı finansman,
  • 8–12 milyar dolarlık toplam yatırım hacmine dönüşebilir.

Bu çerçevede COP31’in asıl katkısı, ‘ne kadar para verilecek?’ sorusundan ziyade şuradadır:

Türkiye’nin hâlihazırda eriştiği iklim finansmanını

  • daha büyük ölçekli,
  • daha uzun vadeli,
  • özel sektörle daha güçlü bağlantılı bir yapıya dönüştürmek.

Kısacası COP31, Türkiye için bir ‘fon dağıtım toplantısı’ değil; mevcut kaynaklardan daha fazla ekonomik ve sanayi dönüşümü üretme kapasitesini artıran bir kaldıraç olarak değerlendirilmelidir.

COP31 Türkiye için bir prestij etkinliği olmasının yanında diplomatik, ekonomik ve dönüşümsel bir fırsattır. Türkiye için yalnızca bir ev sahipliği değil; yeşil sanayi politikası, iklim finansmanı ve küresel konumlanma açısından bir eşik niteliğindedir. Bu eşik doğru değerlendirilirse, Türkiye bölgesel bir uygulayıcıdan küresel bir yön verici aktöre dönüşebilir.